Rahmi Koç’un anlattığı ve günlerdir tartışılan fıkrası da tam olarak böyle bir sürecin içine çekildi.
Bu süreç o kadar peş peşe geldi ki insanın aklına şu soru geliyor: Koç Grubu’nun günlerce konuşulan Anıtkabir ziyareti ve öncesindeki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi ziyaretiyle bir bağlantısı var mı?
Fıkranın kaynağı konusuna geri dönelim.
Fıkra tartışmasının hararetinden uzaklaşıp kaynaklara bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
Tepkilerin ardından yaptığım küçük bir araştırma, söz konusu anlatının yeni bir üretim olmadığını gösterdi.
Anlatının, İstanbul ve Kadıköy tarihinin yaşayan hafızası olarak kabul edilen Dr. Müfid Ekdal’ın eserlerinde yer alan ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinin tanınmış kadın doğum uzmanlarından Dr. Mahmut Ata’nın aktardığı bir hatıraya dayandığı anlaşıldı. Ortaya çıkan kitap sayfası, yıllardır anlatılan bu hikâyenin kökenine ışık tutuyor.
Anlatıya göre, bir gün Dr. Mahmut Ata’nın muayenehanesine siyah çarşaflı ve peçeli bir kadın, köylü kocasıyla birlikte gelir. Doktor muayene için kadına gerekli hazırlığı yapmasını söyler. Ancak kadın yerinden kıpırdamaz. Erkek doktor karşısında bulunmanın verdiği mahcubiyet ve alışkanlıklar nedeniyle ne yapacağını bilemez.
Bunun üzerine doktor, kocasından eşini dışarı çıkarıp durumu anlatmasını ister.
Kapının ardından şu konuşmalar duyulur:
“Be kadın, doktorun dediğini niye yapmıyorsun?”
“Ağam, bana soyun diyor.”
“Elbette soyunacaksın.”
“Bana donunu çıkar diyor.”
“Onlar büyük adam. Çıkar dediyse çıkaracaksın.”
Kadın sonunda içeri girer. Doktor muayeneye hazır olup olmadığını sorar. Kadın gülümseyerek “Evet” cevabını verir.
Doktor bunun üzerine:
“Tamam öyleyse soyun bakalım.”
der.
Ve hikâyenin sonunda kadın şu cevabı verir:
“Evvela sen soyun demesin mi?”
Dr. Mahmut Ata bu olayı, Anadolu’dan gelen çekingen bir kadının şehir hayatı ve modern tıpla karşılaşmasının ortaya çıkardığı komik bir yanlış anlama olarak anlatmaktadır.
Bugünün değerleriyle bakıldığında bazı ifadeler kaba veya rahatsız edici bulunabilir. Ancak anlatının geçtiği dönem 1930’lu ve 1940’lı yıllardır. Türkiye henüz büyük bir toplumsal dönüşüm yaşamaktadır. Kadınların önemli bir kısmı hâlâ peçeli dolaşmakta, erkek doktor karşısında muayene olmakta zorlanmakta, şehir ile kırsal arasındaki kültürel mesafe günlük yaşamın her alanında hissedilmektedir.
Dolayısıyla burada anlatılan şey bir etnik kimliğin aşağılanması değil, dönemin sosyal gerçekliklerinden doğan bir mizah unsurudur. Nitekim hikâyeyi aktaran kişi de bir siyasetçi veya köşe yazarı değil, dönemin saygın bir hekimidir.
Rahmi Koç’un yaptığı da yeni bir hikâye üretmek değil, kendi kuşağının hafızasında yer etmiş ve kökeni yazılı kaynaklarda bulunan bir anekdotu aktarmaktır.
Bir anlatıyı beğenmeyebilirsiniz.
Komik bulmayabilirsiniz.
Eleştirebilirsiniz.
Fakat eleştiri ile linç arasındaki çizgiyi korumak gerekir.
Çünkü bazen bir söz hakkında hüküm vermeden önce yapılması gereken ilk şey öfkelenmek değil, kaynağa bakmaktır.
Bu olay bize bir kez daha şunu hatırlatıyor:
Tepki göstermek kolaydır.
Araştırmak zordur.
Suçlamak kolaydır.
Belge bulmak zordur.
Sosyal medya çağında insanlar çoğu zaman ilkini tercih ediyor.
Oysa tarih, hafızayla; hafıza ise belgelerle ayakta kalır.
Tartışmalar gelip geçer.
Gündemler değişir.
Fakat eski bir kitabın sararmış sayfasında duran gerçekler yerinde kalır.
Ve çoğu zaman hakikat, en yüksek sesle bağıranların değil, arşivlerde sessizce bekleyenlerin yanındadır.
— Hüseyin Kurt






