Yeni Parti’nin 24 Temmuz 2026 tarihli programını bu gözle inceledim.

Programın başlangıcında Mustafa Kemal Atatürk’e, Cumhuriyet’in kurucu felsefesine ve Altı Ok’a açık biçimde vurgu yapılıyor. Ulusal egemenlikten, bağımsızlıktan, milliyetçilikten, devletçilikten ve Cumhuriyet’in tarihsel mirasından söz ediliyor.

Buraya kadar sorun yok.

Ancak programın ilerleyen bölümlerinde, başlangıçta vurgulanan Atatürk, Cumhuriyet, milliyetçilik ve devletçilik ilkeleriyle çelişen ifadeler yer alıyor.

Bizler Türk olmaktan gurur duyan, Mustafa Kemal Atatürk’ü önder kabul eden ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını tartışma konusu dahi yapmayan bireyleriz. Bu nedenle bazı ifadeleri “demokratikleşme” veya “yerinden yönetim” gibi yumuşak kavramların arkasına saklayarak değerlendiremeyiz.

Çünkü devlet meselesinde kelimeler tesadüfen seçilmez. Bu metinde de “tesadüfen” seçilmemiş görünüyor.

Türk Milleti Neden Geri Plana İtiliyor?

Programda şu ifade yer alıyor:

“Cumhuriyetimize yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşittir. Türk milleti bu anlayışla tanımlanır.”

İlk bakışta kapsayıcı görünen bu cümle, aslında önemli bir zihniyet değişikliğini göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın vatandaşlık anlayışı zaten kapsayıcıdır. Türk kimliği bir ırkın, mezhebin veya etnik topluluğun adı değildir. Devlete vatandaşlık bağıyla bağlı herkesin ortak ve hukuki üst kimliğidir.

Dolayısıyla yapılması gereken, bu ortak kimliği güçlendirmektir.

Türk milletini yeniden tanımlamaya kalkmak değil.

Programın farklı bölümlerinde “eşit yurttaşlık”, farklı kimlikler ve çoğulculuk vurgusu yoğun biçimde kullanılırken Türk milletinin kurucu ve birleştirici niteliği açık biçimde anlatılmamaktadır. “Toplumsal sorunların eşit yurttaşlık temelinde çözümü” yaklaşımı da bu çerçevede kurulmaktadır.

Elbette bütün yurttaşlar eşittir.

Fakat eşitlik, ortak millet kimliğinin yerine konulamaz.

Türkiye, birbirinden ayrı kimliklerin geçici ortaklığı değildir. Türk milleti adı altında birleşmiş tek ve egemen bir millettir.

“Kürt Sorunu” ve Ana Dil İfadesinin Sınırı Nerede?

Programda açıkça:

“Kürt sorununda kalıcı çözüm sağlanacaktır.”

deniliyor.

Ardından:

“Ana dil haktır. Bu yaklaşımla tüm yurttaşların ana dilini öğrenme, kullanma ve geliştirme hakkı sağlanacaktır.”

ifadeleri kullanılıyor.

Burada sorulması gereken çok açık sorular vardır:

“Kürt sorunu” denilen mesele tam olarak nedir?

Sorunun hukuki tanımı nedir?

Çözümün sınırı nerede başlamaktadır, nerede bitmektedir?

“Ana dil haktır” denilirken özel hayat mı, kültürel faaliyet mi, seçmeli ders mi, kamu hizmeti mi, yoksa eğitim dili mi kastedilmektedir?

Program bu soruların hiçbirine açık cevap vermiyor.

Türkiye geçmişte de “iyi niyet”, “demokratik açılım”, “barış süreci” ve “normalleşme” gibi kavramlarla başlayan süreçlerin hangi noktalara sürüklendiğini gördü.

Devletin birliği ve milletin bütünlüğü söz konusu olduğunda ucu açık kavramlara yer verilemez.

Ana dilin öğrenilmesiyle ana dilde eğitim aynı şey değildir.

Kültürel haklarla devletin eğitim ve kamu hizmeti düzeninin değiştirilmesi de aynı şey değildir.

Programın bu ayrımı açıkça yapmaması ciddi bir siyasi tercihtir. Çünkü devletin resmî dili, eğitim birliği ve ortak kamusal alanı muğlak ifadelerle tartışmaya açılamaz.

Yerel Yönetim Değil, Açıkça “Özerklik” Deniliyor

Programın en dikkat çekici bölümü “Yerellik ve Yerinden Yönetim” başlığıdır.

Burada yalnızca belediyelerin hizmet kapasitesinin artırılmasından söz edilmiyor.

Açıkça:

“Yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliği güçlendirilecektir.”

deniliyor.

Hemen ardından:

“Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı tam olarak uygulanacaktır.”

hükmü yer alıyor.

Bu ifadeler yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar nettir.

“İdari ve mali özerklik” deniliyor.

“Özerklik Şartı tam olarak uygulanacaktır” deniliyor.

İstanbul’da Havai Fişek ve Meşale Tamamen Yasaklandı! İşte Kararın Uygulanacağı Kritik Tarihler!
İstanbul’da Havai Fişek ve Meşale Tamamen Yasaklandı! İşte Kararın Uygulanacağı Kritik Tarihler!
İçeriği Görüntüle

“Yeni bir merkez-yerel dengesi” kurulacağı belirtiliyor.

Bunların tamamını yalnızca belediyelerin gelirlerinin artırılması şeklinde sunmak gerçeği gizlemektir.

Bu açıkça bir federasyon tanımıdır.

Türkiye’nin çeşitli çekincelerle taraf olduğu bir uluslararası şartın “tam olarak” uygulanması vaat ediliyorsa, bu çekincelerin geleceği de açıklanmalıdır.

Hangi çekinceler kaldırılacaktır?

Merkezi idarenin denetim ve vesayet yetkileri ne ölçüde azaltılacaktır?

Yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliğinin anayasal sınırı ne olacaktır?

Bu sorular cevapsızdır.

Dahası program, kesinleşmiş yargı kararı olmadan seçilmiş yerel yöneticilerin görevden alınamayacağını ve kayyım uygulamalarına son verileceğini de açıkça belirtmektedir.

Hukuk devleti elbette vazgeçilmezdir.

Masumiyet karinesi de vazgeçilmezdir.

Ancak terör örgütlerinin yerel yönetimler üzerinden kamu kaynağına, personele ve idari imkânlara ulaşmasına karşı devletin hangi tedbiri alacağı da açıklanmalıdır.

“Kayyıma son” demek kolaydır.

Peki bir belediyenin imkânları terör yapılanmalarının hizmetine sunulursa devlet ne yapacaktır?

Program bu sorunun cevabını vermemektedir.

Üniter Devlet, Federasyonla Bir Günde Değişmez

Bir ülke bir gecede federasyona geçmez.

Önce kavramlar değiştirilir.

Millet yerine kimlikler konuşulur.

Ortak vatandaşlık yerine kimlikler arası ortaklık dili kurulur.

Merkezi idarenin yetkileri sorgulanır.

Yerel yönetimlere önce mali, sonra idari özerklik verilir.

Merkezî denetim zayıflatılır.

Sonra bütün bu değişikliklerin yalnızca “demokratikleşme” olduğu söylenir.

Bu nedenle mesele, programda “federasyon” kelimesinin açıkça yazılıp yazılmaması değildir.

Mesele, önerilen düzenlemelerin hangi siyasi ve idari istikamete yöneldiğidir.

Belgede federasyon ilan edilmiyor.

Anayasa’nın 42, 66 veya 127. maddelerinin değiştirileceği de açıkça yazılmıyor.

Fakat kullanılan kavramlar, verilen taahhütler ve özellikle yerel özerklik yaklaşımı, Türkiye’nin üniter yapısı bakımından ciddi, haklı ve meşru kaygılar doğurmaktadır.

Bu kaygıları dile getirmek ne demokrasi karşıtlığıdır ne de farklı kimliklere düşmanlıktır.

Tam tersine, ortak vatanı, ortak devleti ve ortak geleceği koruma sorumluluğudur.

Altı Ok Bir Süs Değil, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Değerleridir.

Programın başında Atatürk’ün ve Altı Ok’un adını yazmak yeterli değildir.

Altı Ok, bir kapak süsü değildir.

Milliyetçilik, Türk milletinin ortak kimliğini ve bağımsızlığını savunmaktır.

Devletçilik, devletin stratejik ve kurucu gücünü korumaktır.

Cumhuriyetçilik, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasıdır.

Halkçılık, milletin ayrıcalıklı etnik veya mezhepsel yapılara bölünmeden eşit olmasıdır.

Laiklik, devletin bütün inançlar karşısında tarafsız kalmasıdır.

Devrimcilik ise Cumhuriyet’in kazanımlarını geriye götürmek değil, onları çağın şartlarında güçlendirmektir.

Atatürk’ü anıp onun kurduğu ulus devletin temel kavramlarını aşındıramazsınız.

Altı Ok’u programınıza koyup milliyetçiliği ortak kimlikten koparamazsınız.

Cumhuriyet’in adını kullanıp merkezi devlet yapısını idari özerklik tartışmalarına açamazsınız.

Açık Konuşun

Yeni Parti’ye sorulması gereken soru nettir:

Türkiye Cumhuriyeti’ni, Anayasa’daki ortak Türk vatandaşlığı ve üniter devlet yapısı içinde mi güçlendirmek istiyorsunuz?

Yoksa “eşit yurttaşlık”, “Kürt sorunu”, “ana dil hakkı”, “yerinden yönetim” ve “idari-mali özerklik” kavramları üzerinden farklı bir devlet düzeninin altyapısını mı hazırlıyorsunuz?

Bu soruya sloganlarla değil, açık hükümlerle cevap verilmelidir.

Türk milletinin adı geri plana itilemez.

Türkiye’nin resmî dili ve eğitim birliği tartışmaya açılamaz.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezi devletin zayıflatılmasına dönüştürülemez.

Terörle mücadele, siyasal pazarlıkların konusu yapılamaz.

Atatürk’ün adı da ulus devlet anlayışına aykırı politikaları meşrulaştırmak için kullanılamaz.

Benim için mesele açıktır:

Bu devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Bu devlet üniterdir.

Bu milletin ortak adı Türk milletidir.

Bu ülkenin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bunlar bir siyasi partinin yeniden tanımlayabileceği kavramlar değil, Cumhuriyet’in üzerinde yükseldiği temel sütunlardır.

Bu sütunlarla oynanmasına sessiz kalmak, demokratlık değil, tarih karşısında sorumluluktan kaçmaktır.