Ama şimdi Karadeniz için yeni bir “çözüm” konuşuluyor.
Adı teknik.
Dili bürokratik.
Cümlesi steril.
“Kalsiyum sülfatın boru hattı ile anoksik zonda bertarafı.”
Bu ifadeyi sadeleştirelim.
Sanayi atıkları boru hattıyla Karadeniz’in derinlerine bırakılacak.
Üstelik bu atıklar deniz suyuyla sulandırılarak derin denize verilecek.
Miktar ise teknik raporlarda geçen rakamlardan bağımsız olarak açıkça söylenmeli:
Milyonlarca ton.
Samsun Tekkeköy’deki tesislerin hemen kıyısında bulunan dev atık alanı uydu görüntülerinde bile açıkça görülüyor.
Denize yalnızca yaklaşık 120 metre mesafede.
Alan büyüklüğü ise yaklaşık 840 dekar.
Yığın yüksekliği ise yaklaşık 20 metre.
Bu büyüklük, sıradan bir endüstriyel stok alanından çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir endüstriyel atık havzasından söz ediyoruz.
Bu alan yıllardır orada duruyor.
Ve şimdi yeni plan şu:
Bu atıklar boru hattıyla Karadeniz’in derinlerine pompalanacak.
Savunma hazır.
“Derinlerde oksijen yok.
Orada yaşam az.”
Bu cümle kulağa mantıklı gelebilir.
Ama Karadeniz sıradan bir deniz değildir.
Karadeniz dünyanın en hassas denizlerinden biridir.
Yüzeyde yaşam vardır.
Derinlerde hidrojen sülfür tabakası.
Bu iki katman arasındaki denge Karadeniz’in bütün ekosistemini belirler.
Dipteki plankton yaşamı bu sistemin temelidir.
Ve bu zincir şöyle ilerler:
plankton
→ çaça
→ hamsi
→ palamut
Dip planktonu zarar görürse zincirin tamamı etkilenir.
Sürüler küçülür.
Göç yolları değişir.
Av verimi düşer.
Bu etkiler hemen ortaya çıkmaz.
Ama yıllar içinde sessiz ve ağır bir darbe vurur.
Karadeniz balıkçılığı bunu ilk fark eden olur.
Ancak asıl mesele yalnızca denize bırakılacak atık değildir.
Asıl mesele şu sorulardır.
Bu 840 dekarlık atık alanı yıllardır burada duruyor.
Peki:
Yeraltı sularına sızıntı var mı?
Bu alanın altındaki toprak ve yeraltı suyu hiç bağımsız şekilde incelendi mi?
Denize bu kadar yakın bir endüstriyel atık havzasında
sızdırmazlık gerçekten kusursuz mu?
Şiddetli yağışlarda bu havzadan denize akıntı oluşuyor mu?
Havaya karışan ince partiküller bölgedeki yerleşim alanlarını etkiliyor mu?
Rüzgârla taşınan tozların insan sağlığı üzerindeki etkileri incelendi mi?
Denize yakın bu alanın çevresinde ağır metal ölçümleri yapıldı mı?
Deniz suyunda düzenli kimyasal analizler var mı?
Dip sedimanında ağır metal birikimi ölçülüyor mu?
Bu soruların hiçbirini sormadan Karadeniz’in dibine boru döşemek kolaydır.
Ama mesele yalnızca bir boru hattı değildir.
Mesele Karadeniz’in geleceğidir.
Marmara Denizi yıllarca aynı mantıkla yönetildi.
Küçük kirlilikler görmezden gelindi.
Sonunda ne oldu?
Deniz salyası.
Bugün Marmara nefes almakta zorlanıyor.
Şimdi aynı hatayı Karadeniz için mi yapacağız?
Karadeniz bir endüstriyel bertaraf alanı değildir.
Bu deniz:
balıkçının ekmeğidir
kıyı şehirlerinin ekonomisidir
Türkiye’nin en büyük doğal miraslarından biridir
Bir denizi kirletmek kolaydır.
Ama bir denizi geri getirmek neredeyse imkânsızdır.
Karadeniz’in dibine boru döşemek teknik bir proje olabilir.
Ama Karadeniz’i riske atmak
teknik değil, tarihsel bir karardır.
Ve bazı kararların bedelini
bugünün yöneticileri değil
gelecek kuşaklar öder.




