Çünkü Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın kamuoyuna açıklanan en önemli hükmü sıradan bir mutabakatın çok ötesindedir:

Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye yönelik saldırı sayılacaktır.

Bu hüküm ister istemez NATO’nun 5. maddesini hatırlatıyor.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Anlaşmanın tam metni henüz açıklanmış değil. Ortak komuta kurulacak mı, müşterek kuvvet oluşturulacak mı, askerî müdahale otomatik mi olacak, üsler karşılıklı kullanıma açılacak mı, hava ve füze savunma sistemleri birbirine bağlanacak mı, bunları bilmiyoruz.

Yani ortada NATO’nun 5. maddesini andıran güçlü bir siyasi taahhüt var fakat NATO’daki gibi kurumsallaşmış bir askerî mekanizma olup olmadığı henüz belli değil.

Bu nedenle bugünden “İslam NATO’su kuruldu” demek acelecilik olur.

Ama başka bir şeyi söylemek için erken değil.

Ortadoğu’nun güvenlik anlayışı değişiyor ve Türkiye olarak biz de bu değişimin merkezindeki ülkelerden biri hâline geliyoruz.

Asıl tartışma da burada başlıyor.

Çünkü Mekke Anlaşması yalnız İran veya İsrail’e karşı yeni bir cephe kurulup kurulmadığı meselesi değildir. Daha büyük soru, İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük ölçüde ABD merkezli şekillenen Ortadoğu güvenlik mimarisinin, bölge devletlerinin kendi güvenlik ağlarını kurduğu daha çok merkezli bir yapıya dönüşüp dönüşmediğidir.

Anlaşmanın gerçek jeopolitik anlamı burada yatıyor.

Çünkü böyle bir yapının ne kadar ciddi olduğunu imza törenindeki sözler değil, ilk büyük kriz gösterecektir.

Yarın İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik geniş çaplı bir askerî saldırısı gerçekleşirse Türkiye nasıl hareket edecek?

Askerî karşılık mı verecek, yoksa destek siyasi, diplomatik ve lojistik düzeyde mi kalacak?

Aynı soruyu tersinden de sormak gerekir.

İsrail’in Türkiye’ye yönelik doğrudan bir askerî saldırısı yaşanırsa Pakistan nasıl davranacak?

Siyasi destek mi verecek, istihbarat ve lojistik yardım mı sağlayacak, yoksa askerî kapasitesini de devreye sokacak mı?

Bunların cevabını bugün bilmiyoruz.

Daha karmaşık bir senaryo Adalar Denizi’nde ortaya çıkabilir.

Türkiye ile Yunanistan arasında sıcak çatışma yaşanması hâlinde ne olacak?

Bir tarafta NATO üyesi Türkiye, diğer tarafta yine NATO üyesi Yunanistan bulunuyor.

Bu durumda Mekke Anlaşması’nın kolektif savunma taahhüdü ile NATO’nun kendi iç dengesi nasıl yönetilecek?

Pakistan ve Suudi Arabistan Türkiye’nin yanında hangi düzeyde yer alacak?

NATO iki üyesi arasındaki bir çatışmada nasıl tavır alacak?

İşte bu sorular, anlaşmanın yalnız önemli değil, aynı zamanda son derece karmaşık bir güvenlik mimarisinin başlangıcı olabileceğini gösteriyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Körfez’de kurulan düzen daha basitti.

Bölge ülkeleri petrol üretiyor, sermaye biriktiriyor, ekonomik güç oluşturuyor, güvenliklerinin önemli bölümünü ise ABD sağlıyordu.

Bu model on yıllarca sürdü.

Fakat artık aynı güveni üretmiyor.

Irak’ın işgali, Suriye savaşı, Yemen, Kızıldeniz’deki kriz, İran ile tırmanan gerilim, Körfez’deki füze ve İHA saldırıları ve savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılması bölgedeki bütün başkentlere aynı soruyu sordurdu:

Bir devlet kendi güvenliğini sonsuza kadar başka bir devletin siyasi iradesine teslim edebilir mi?

Mekke’de atılan imzanın asıl anlamını burada aramak gerekiyor.

Bu, ABD’ye karşı kurulmuş bir ittifak değildir.

Biz NATO üyesiyiz. Suudi Arabistan ABD’nin en önemli bölgesel ortaklarından biri. Pakistan’ın da ABD ile onlarca yıllık askerî ilişkileri bulunuyor.

Suudi Arabistan’ın söylemi de bunu doğruluyor. Suudi yönetimi yeni bir askerî eksen veya mezhep temelli blok görüntüsünden özellikle kaçınıyor.

Verilen mesaj açık:

ABD’den kopmak değil, güvenliği tek bir merkeze teslim etmemek.

Yeni dönemin anahtar kavramlarından biri de budur:

“Güvenlikte çeşitlendirme.”

Bu ölçekte bir kolektif savunma anlaşmasının ABD ve NATO’nun hiçbir şekilde bilgisi olmadan hazırlanmış olması da bana pek olası görünmüyor.

Bu, ABD’nin anlaşmayı resmen onayladığı anlamına gelmez.

Ancak Türkiye gibi NATO’nun önemli askerî güçlerinden birinin, Suudi Arabistan gibi ABD’nin Körfez’deki en yakın ortaklarından birinin ve Pakistan gibi ABD ile uzun yıllara dayanan güvenlik ilişkilerine sahip bir ülkenin böylesine kapsamlı bir mekanizmayı tamamen Batı ittifak sisteminden habersiz oluşturduğunu düşünmek gerçekçi değildir.

Bizim açımızdan asıl önemli olan ise başka bir nokta.

Yeni dönemde güçlü devlet olmak yalnız güçlü bir orduya sahip olmakla ölçülmüyor. Güvenliğinizi kaç farklı kanaldan sağlayabildiğiniz, savunma sanayiinizi ne ölçüde geliştirebildiğiniz ve gerektiğinde kendi ittifak ağınızı kurup kuramadığınız da önem taşıyor.

Bir taraftan NATO üyesi olmaya devam ederken diğer taraftan Suudi Arabistan ve Pakistan’la ayrı bir güvenlik mekanizması kurabiliyoruz.

Yeni dünyanın ittifak sistemi biraz da böyle şekilleniyor.

Katı blokların yerini hibrit ittifaklar ve örtüşen çıkar ağları alıyor.

Aynı devletle bir bölgede ortak hareket ederken başka bir bölgede rekabet edebiliyorsunuz.

Mekke Anlaşması bunun önemli örneklerinden biridir.

Anlaşmayı stratejik açıdan dikkat çekici yapan hususlardan biri de üç ülkenin birbirinin benzeri değil, tamamlayıcısı olmasıdır.

Biz Türkiye olarak masaya NATO tecrübemizi, büyük ordumuzu, askerî doktrinimizi ve son yıllarda ciddi mesafe aldığımız savunma sanayiimizi koyuyoruz.

İHA ve SİHA’lardan savaş gemilerine, füzelerden elektronik harbe, akıllı mühimmattan hava savunma sistemlerine kadar artık ciddi bir üretim kapasitemiz var.

Suudi Arabistan’ın gücü başka yerde:

Sermaye, enerji, yatırım kapasitesi, stratejik coğrafya ve İslam dünyasındaki siyasi ağırlık.

Pakistan ise büyük ordusu, askerî insan gücü, füze teknolojisi ve en önemlisi nükleer caydırıcılığıyla yapının üçüncü ayağını oluşturuyor.

Denklemi en basit hâliyle şöyle okuyabiliriz:

Biz teknoloji ve askerî doktrin getiriyoruz.

Suudi Arabistan sermaye sağlıyor.

Pakistan askerî derinlik ve caydırıcılık sunuyor.

Bu üç unsur gerçekten kurumsal bir mekanizma içinde birleşirse yalnız askerî bir ittifak değil, ciddi bir savunma ekosistemi ortaya çıkabilir.

Bizim açımızdan büyük fırsatlardan biri de burada.

Savunma sanayiinde teknoloji tek başına yetmez.

Üç temel unsur gerekir:

Teknoloji, sermaye ve pazar.

Biz ilkinde önemli bir aşamaya geldik.

Suudi Arabistan ikincisini sağlayabilir.

Üçlü yapı ise üçüncüsünü, yani büyük ve uzun vadeli pazarı oluşturabilir.

KAAN’dan hava savunma sistemlerine, füzelerden insansız platformlara, elektronik harp sistemlerinden savaş gemilerine kadar geniş bir alanda ortak projelerin önü açılabilir.

Buradaki fırsatı yalnız “Suudi Arabistan’a silah satarız” şeklinde okumamak gerekir.

Daha büyük düşünmeliyiz.

Ortak finansman, ortak Ar-Ge, ortak üretim tesisleri, üçüncü ülkelere ortak ihracat ve uzun vadeli tedarik zincirleri kurulabilir.

Bunları başarabilirsek Türkiye yalnız silah satan ülke olmaktan çıkıp, bölgesel güvenlik sisteminin teknoloji merkezi hâline gelebilir.

Çünkü savunma sanayii yalnız ekonomik değil, aynı zamanda dış politika aracıdır.

Ortak üretim yapan ülkeler zaman içinde teknoloji, eğitim, bakım, mühimmat, yedek parça ve operasyonel doktrin üzerinden birbirine bağlanır.

Türkiye açısından asıl stratejik fırsat budur.

Bu aynı zamanda stratejik özerkliğimizi ve pazarlık gücümüzü artırabiliriz.

Bir devletin elinde ne kadar fazla diplomatik, ekonomik ve askerî seçenek varsa herhangi bir güç merkezine karşı hareket alanı da o kadar genişler.

Ancak mesele yalnız fırsatlardan ibaret değildir.

Her güvenlik anlaşması aynı zamanda yükümlülük üretir.

Bir başka devletin güvenliğine garanti verdiğiniz anda onun krizleri de sizin stratejik hesabınızın parçası hâline gelir.

İttifak ağınız genişledikçe yalnız imkânlarınız değil, kriz alanlarınız da genişler.

İran ile Suudi Arabistan arasında yaşanacak bir savaşın Türkiye’ye nasıl yansıyacağı, Pakistan ile Hindistan arasındaki bir krizin bu anlaşmaya dâhil olup olmayacağı veya Türkiye ile Yunanistan arasındaki olası bir çatışmanın iki ayrı ittifak sistemini nasıl karşı karşıya getireceği bugün için cevaplanmış değil.

Pakistan-Hindistan meselesi özellikle önemlidir.

Pakistan’a yönelik bir saldırının üç ülkeye yapılmış sayılması hükmü yalnız Ortadoğu’yu değil, Güney Asya’daki krizleri de Türkiye’nin güvenlik hesabına taşıyabilir.

Bu hem fırsattır hem sorumluluk.

Kılıçdaroğlu’ndan düğünde dikkat çeken nikah anonsu
Kılıçdaroğlu’ndan düğünde dikkat çeken nikah anonsu
İçeriği Görüntüle

Devlet aklı tam da burada devreye girer.

İttifak kurmak yalnızca güç kazanmak değildir.

Aynı zamanda risk satın almaktır.

Türkiye olarak yapmamız gereken bu anlaşmayı ideolojik bir heyecana dönüştürmek değil, millî çıkarlarımızı güçlendirecek şekilde yönetmektir.

Başkalarının krizlerine sürüklenen değil, ittifakın yönünü belirleyen ülke olmak zorundayız.

İsrail’in anlaşma karşısındaki ilk sessizliği de bu nedenle dikkat çekici.

Böylesine önemli bir gelişme karşısında İsrail’den yüksek perdeden tepki gelmemesi tek başına sonuç çıkarmaya yetmez.

İsrail anlaşmanın gerçek kapsamını görmek için bekliyor olabilir.

ABD ile koordineli bir değerlendirme yürütüyor olabilir.

Ya da erken ve sert bir açıklamanın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ı birbirine daha fazla yaklaştıracağını düşünüyor olabilir.

Hangisinin doğru olduğunu bugün bilmiyoruz.

Ama uluslararası ilişkilerde bazen verilen mesajlar kadar verilmeyen mesajlar da önemlidir.

Bazen sessizlik de stratejik tercihtir.

İsrail açısından asıl soru şudur:

Türk savunma sanayii, Pakistan’ın nükleer kapasitesi ve Suudi sermayesi gerçekten tek bir güvenlik sisteminin parçaları hâline gelecek mi?

Çünkü mesele üç ülkenin tek tek gücü değil, bu üç gücün birleşme ihtimalidir.

Türk savunma teknolojisi, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi finansmanı zaman içinde ortak hava savunması, füze sistemleri, ortak üretim ve müşterek harekât kapasitesine dönüşürse bölgesel güç dengesi de değişir.

İran açısından da durum farklı değildir.

Türkiye İran’ın kuzeybatısında, Pakistan doğusunda, Suudi Arabistan ise Körfez’in karşı kıyısında bulunuyor.

Bu üç ülkenin aynı savunma mekanizmasında buluşması İran’ın güvenlik hesaplarını doğal olarak etkiler.

Ancak bu yapıyı doğrudan İran karşıtı cephe olarak okumak Türkiye açısından doğru değildir.

İran bizim komşumuzdur ve uzun vadeli devlet ilişkilerimiz vardır.

Aynı şekilde İsrail’le yaşanan gerilimlerin de bizi başka ülkelerin stratejik hesaplarının parçasına dönüştürmesine izin vermemek gerekir.

Mekke Anlaşması’nın bizim açımızdan değeri herhangi bir ülkeye karşı cephe oluşturmasında değil, Türkiye’nin stratejik hareket alanını genişletmesinde yatmalıdır.

Rusya ve Çin’in yaklaşımı da bu dönüşümü gösteriyor.

Çin meseleyi büyük ölçüde ABD’nin tek güvenlik sağlayıcısı olduğu düzenin aşınması üzerinden okuyor.

Çin’in yaklaşımında esas mesele İran veya İsrail’e karşı blok kurulmasından çok, Ortadoğu ülkelerinin güvenliklerini artık yalnız ABD’nin garantilerine bırakmak istememesi.

Bu nedenle Çin’in okuması daha geniş:

Mekke Anlaşması, çok kutuplu dünya düzeninin bölgesel güvenlik alanındaki yansımalarından biridir.

Burada önemli bir ayrım var.

ABD’nin Ortadoğu’dan çıktığını söylemek başka şeydir, ABD’nin artık bölgenin tek güvenlik seçeneği olmadığını söylemek başka şey.

Yaşanan dönüşümü ikincisi daha doğru anlatıyor.

Rusya ise ABD’nin etkisinin azalmasını olumlu karşılasa da Türkiye’nin Orta Doğu, Kafkasya, Orta Asya ve Güney Asya’ya uzanan ağırlığını dikkatle izleyecektir.

Çünkü yeni dünya düzeninde aynı anda hem ortak hem rakip olunabiliyor.

Hibrit ittifakların mantığı da budur.

Bu yüzden Mekke Anlaşması’nı ne romantikleştirmek ne de küçümsemek gerekir.

Henüz karşımızda NATO gibi onlarca yıllık kurumsal geçmişe sahip bir yapı yok.

Belki hiçbir zaman o seviyeye ulaşmayacak.

Ama bundan sonra belirleyici olacak şey imzanın kendisi değil, arkasının nasıl doldurulacağıdır.

Ortak komuta merkezi kurulacak mı?

Daimî müşterek kuvvet oluşturulacak mı?

Düzenli ortak tatbikatlar yapılacak mı?

Hava ve füze savunma sistemleri birbirine bağlanacak mı?

İstihbarat paylaşımı kurumsal hâle getirilecek mi?

Savunma sanayiinde ortak üretim ve ortak yatırım modelleri hayata geçirilecek mi?

Ve belki de en hassas soru:

Pakistan’ın nükleer kapasitesi herhangi bir şekilde ortak caydırıcılık denklemine dâhil olacak mı?

Bu soruların cevabı Mekke’de imzalanan metnin tarihî bir siyasi açıklama olarak mı kalacağını, yoksa gerçek bir askerî ittifaka mı dönüşeceğini belirleyecek.

Değişimin yönü ise şimdiden açık.

Ortadoğu’nun güvenliği artık yalnız ABD’de tasarlanmıyor.

Bölge devletleri ABD ile ilişkilerini sürdürürken kendi güvenlik sigortalarını da oluşturmaya başlıyor.

ABD merkezli güvenlik sistemi bir gecede sona ermiyor.

Fakat ABD’nin tek güvenlik merkezi olduğu dönem aşınıyor.

Türkiye olarak biz de bu yeni düzende yalnız masaya davet edilen ülke olmakla yetinmemeliyiz.

Masayı kuran, kuralları yazan ve gerektiğinde oyunun yönünü değiştirebilen ülkelerden biri olmalıyız.

Mekke’de atılan imzanın gerçekten tarihî olup olmadığını ilk büyük kriz gösterecek.

İran’ın Suudi Arabistan’a saldırdığı, İsrail’in Türkiye’yi hedef aldığı, Pakistan ile Hindistan’ın karşı karşıya geldiği veya Adalar Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan’ın sıcak çatışmaya sürüklendiği bir senaryoda bu anlaşmanın nasıl çalışacağını gördüğümüzde, bugün kurduğumuz bütün teorilerin gerçek karşılığını da anlayacağız.

Çünkü tarihte ittifakların gücü imza törenlerinde değil, kriz anlarında ölçülür.

Fakat şimdiden söyleyebileceğimiz bir şey var:

Yeni dünya düzeninde bağımsızlık artık yalnız bayrak, sınır ve egemenlik meselesi değildir.

Kendi güvenliğimizi, teknolojimizi ve ittifaklarımızı ne ölçüde kendimiz belirleyebildiğimiz de bağımsızlığımızın bir parçasıdır.

Mekke Anlaşması’na Türkiye’den baktığımızda asıl mesele budur.