erkes şu soruya cevap arıyor:

PKK gerçekten silah bırakacak mı?

Ben başka bir soru soruyorum:

Silah bırakıldıktan sonra ne olacak?

Çünkü silahlı bir örgütün kendisini feshetmesi, kırk yılı aşkın sürede oluşturduğu siyasi, ekonomik, ideolojik ve sosyolojik ağların da aynı gün ortadan kalkacağı anlamına gelmez.

Tam tersine…

Silah ortadan kalktığında, bugüne kadar silahın gölgesinde ertelenmiş bütün iç hesaplaşmalar görünür hâle gelebilir.

Bir gelecek senaryosu kuralım.

Irak ve Suriye’deki örgüt mensuplarının bir bölümünün farklı hukuki düzenlemelerle Türkiye’ye döndüğünü…

Cezaevlerinden çıkanların yeniden siyasete katıldığını…

Avrupa’da yaşayan eski örgüt mensupları, sempatizanlar ve siyasi çevrelerden bazı isimlerin Türkiye’ye geldiğini…

Mevcut DEM Parti kadrolarını, eski HDP ve Yeşil Sol çevrelerini, farklı partilere dağılmış Kürt siyasi hareketinden isimleri, aşiretleri, kanaat önderlerini ve yerel nüfuz yapılarını da bu denkleme ekleyelim.

Ve bütün bunların aynı siyasi çatı altında toplandığını varsayalım.

Dışarıdan bakıldığında büyük bir siyasi konsolidasyon gibi görünebilir.

Oysa içeride bambaşka bir tablo ortaya çıkabilir.

Çünkü aynı çatı altında en az dört ayrı meşruiyet iddiası çarpışacaktır:

Dağın meşruiyeti.Hapishanenin meşruiyeti.Diasporanın meşruiyeti.Sandığın meşruiyeti.

Ve herkes diğerine şunu soracaktır:

“Sen kimsin de bu yapıyı yönetiyorsun?”

Kandil ile Avrupa Arasında İlk Kavga

İlk büyük hesaplaşma dağ kadrosuyla Avrupa diasporası arasında yaşanabilir.

Yıllarını dağda geçirmiş örgüt mensuplarının temel iddiası bellidir:

“Bedeli biz ödedik.”

Kendilerini örgütün esas taşıyıcı kadrosu olarak görebilirler.

Avrupa’dan gelenlere de muhtemelen şöyle bakacaklardır:

“Biz dağdayken siz Avrupa’da dernek yönettiniz, konferanslara katıldınız, siyaset yaptınız. Şimdi gelip bize bu hareketin nasıl yönetileceğini söylemeyin.”

Diasporanın cevabı ise tamamen farklı olacaktır:

“Silahlı dönem kapandı. Yeni dönemde silah tecrübesi değil; diplomasi, hukuk, medya, uluslararası ilişkiler ve siyaset belirleyici olacak.”

İşte çatışma burada başlar.

Dağ, diasporayı “rahat yaşamakla, mücadeleden uzaklaşmakla ve fırsatçılıkla” suçlayabilir.

Diaspora ise dağ kadrosunu “eski dünyanın yöntemlerine saplanmakla ve demokratik siyaseti anlayamamakla” itham edebilir.

Bir süre sonra mesele fikir ayrılığı olmaktan çıkar.

Miras kavgasına dönüşür.

PKK sonrası yapının gerçek sahibi kim olacaktır?

Dağ mı?

Avrupa mı?

Silahla Uyuyan Zihin Kravatla Siyaset Yapabilir mi?

Burada en az siyasi tartışmalar kadar önemli başka bir mesele var.

Silahsızlandırma ile sivilleşme aynı şey değildir.

PKK’ya katılan bir örgüt mensubu çoğu zaman gerçek adını geride bırakmış, kod adı kullanmış, ailesinden ve eski sosyal çevresinden kopmuş, kimliğini örgütsel hiyerarşi içerisinde yeniden kurmuş bir hayat yaşamıştır.

Yıllarca emir-komuta düzeni…

Silahlı disiplin…

Ölüm ihtimali…

Yanındaki insanların ölümü…

Sürekli takip edilme ve çatışma korkusu…

Ve bütün hayatın örgütsel amaçlara göre düzenlenmesi…

Böyle bir hayatın ardından silahı teslim etmek hukuki olarak bir günde gerçekleşebilir.

Fakat zihinsel dönüşüm bir günde gerçekleşmez.

Yıllarca silahla yaşayan bir insanın ertesi sabah çoğulcu demokratik siyasetin bütün kurallarını içselleştireceğini düşünmek fazlasıyla iyimserdir.

Çünkü siyasette emir veremezsiniz.

İkna etmek zorundasınız.

Siyasette itiraz edeni susturamazsınız.

Onunla aynı masada oturmak zorundasınız.

Siyasette kaybettiğiniz seçimin sonucunu kabul etmek zorundasınız.

Kendisine oy vermeyen milyonların iradesini de en az size oy verenlerin iradesi kadar meşru görmek zorundasınız.

Üstelik örgüt içinde yıllarca Marksist-Leninist referanslarla şekillendirilmiş, gerçek hayatın ekonomik ve toplumsal ilişkilerinden önemli ölçüde kopuk bir siyasi düzen tahayyülüyle yaşayan kadrolardan söz ediyoruz.

Bütün bunların ardından şu soruyu sormak meşrudur:

Dağdan inmek, dağ zihniyetinden çıkmak anlamına gelecek mi?

İşte devletin ve siyasetin en fazla üzerinde durması gereken sorulardan biri budur.

Çünkü eski örgütsel refleksler doğrudan siyasetin karar mekanizmalarına taşınırsa silah bırakılmış olabilir ama vesayet kültürü devam eder.

DEM Kadroları: “Sandığa Biz Girdik”

Sonra mevcut legal siyasi kadroların itirazı başlayacaktır.

Milletvekilliği yapmışlar.

Belediye yönetmişler.

Seçime girmişler.

Parti kapatma tartışmaları, fezlekeler, tutuklamalar ve kayyumlarla karşılaşmışlar.

Onların da bir meşruiyet iddiası vardır:

“Siz dağdayken seçmenin karşısına biz çıktık.”

Bu kesimin dağdan veya dışarıdan gelen eski örgüt kadrolarının siyasi vesayetine kolayca razı olacağını düşünmek mümkün mü?

Çünkü demokratik siyasetin tabiatı ile örgütsel hiyerarşinin tabiatı birbirine benzemez.

Birinde delege vardır.

Diğerinde talimat.

Birinde seçim vardır.

Diğerinde disiplin.

Birinde itiraz vardır.

Diğerinde hiyerarşi.

Birinde sandık vardır.

Diğerinde örgütsel karar.

İşte esas kavgalardan biri burada çıkacaktır.

Dağdan gelenler legal siyasetçilere:

“Mücadeleyi sulandırdınız, Ankara’ya alıştınız, makam sahibi oldunuz.”

diyebilir.

Legal siyasetçiler de karşılarına:

“Sizin yönteminizin dönemi kapandı. Siyaseti artık silahlı geçmişiniz üzerinden yönetemezsiniz.”

diye çıkabilir.

Bu, basit bir görüş ayrılığı değildir.

Partiyi kimin yöneteceği kavgasıdır.

Cezaevinden Çıkanların da Bir Hesabı Olacak

Bir de uzun yıllar cezaevinde kalmış veya örgüt üyeliği ve benzeri suçlamalarla yargılanmış isimler vardır.

Olası yeni düzenlemelerle tahliye edilen veya yeniden siyaset yapabilecek duruma gelenlerden bazıları mevcut kadrolara şöyle bakabilir:

“Biz içerideydik, siz dışarıda makam sahibiydiniz.”

Bu cümle küçümsenmemelidir.

Çünkü bu tür yapılarda “bedel ödeme” başlı başına siyasi sermayedir.

Birisi dağdaki geçmişini…

Birisi cezaevini…

Birisi seçim meydanlarını…

Birisi Avrupa’daki faaliyetlerini…

liderlik hakkının gerekçesi olarak ortaya koyacaktır.

Sonra milletvekili listesi hazırlanacak.

Belediye başkan adayları belirlenecek.

Parti yönetimi oluşturulacak.

Uluslararası ilişkileri kimin yürüteceği tartışılacak.

Para ve örgütsel kaynakların kontrolü gündeme gelecek.

İşte soyut “birlik” söylemi o gün gerçek hayatla karşılaşacaktır.

Çünkü siyasi çatışmaların büyük bölümü teori üzerinden değil, iktidarın nasıl paylaşılacağı üzerinden çıkar.

Sol Kadrolar ile Aşiretlerin Kavgası

Bir başka büyük çelişki ise ideolojik sol kadrolarla Doğu ve Güneydoğu’daki geleneksel güç yapıları arasında yaşanabilir.

Bir tarafta sosyalist, seküler, kentli, akademik ve aktivist çevreler…

Diğer tarafta aşiretler, büyük aileler, kanaat önderleri ve yerel ekonomik güç merkezleri…

Bunların dünyaları aynı değildir.

Sol kadroların bir bölümü feodal ilişkileri tasfiye etmek isteyecektir.

Yerel güç odaklarının bir bölümü ise siyasetin kendi toplumsal nüfuzları üzerinden yürütülmesini talep edecektir.

Bir taraf:

“Ağalık düzeni toplumsal gelişmenin önündeki engeldir.”

diyecek.

Diğer taraf:

“Siz Ankara’da, İstanbul’da veya Avrupa’da teori üretiyorsunuz. Seçmen burada, aileler burada, hayat burada.”

diye cevap verecektir.

Bir taraf diğerini “feodal” görecek.

Diğeri ötekini “halka yabancı”.

Ve yine aynı soruya geleceğiz:

Kürt vatandaşını gerçekten kim temsil ediyor?

Öcalan mı, Kandil mi, Parti mi, Sandık mı?

Belki de bütün bu tartışmaların üzerinde daha büyük bir otorite kavgası yaşanacaktır.

Yeni siyasi yapıda son sözü kim söyleyecek?

Abdullah Öcalan mı?

Eski Kandil kadrosu mu?

DEM Parti yönetimi mi?

Avrupa diasporası mı?

Yerel seçilmişler mi?

Yoksa doğrudan seçmen mi?

Silahlı dönem boyunca bu tür sorunlar örgütsel hiyerarşi içinde çözülebiliyordu.

Fakat demokratik siyasette sürekli çift başlı, üç başlı, beş başlı bir otorite düzeni yaşayamaz.

Bir noktada herkes şu soruya cevap vermek zorunda kalacaktır:

Son kararın kaynağı neresi?

Eğer cevap sandık değilse ortada tam anlamıyla demokratik siyaset yoktur.

Eğer cevap hâlâ örgütsel hiyerarşiyse, fesih yalnızca tabelanın değişmesi anlamına gelir.

MHP'li Feti Yıldız net konuştu: "Bu bir af yasası değil, devlet politikasıdır"
MHP'li Feti Yıldız net konuştu: "Bu bir af yasası değil, devlet politikasıdır"
İçeriği Görüntüle

Türkiye’nin dikkat etmesi gereken nokta tam olarak budur.

Silahla kurulmuş otoritenin siyasete nasıl devredileceği.

Ve Kürt Seçmen: “Benim Adıma Konuşma”

Belki de bütün hesapları bozacak asıl unsur ise bugüne kadar adına en fazla konuşulan kesim olacaktır:

Kürt vatandaşlarımız.

Çünkü yıllardır PKK ve onun çevresindeki siyasi yapılar milyonlarca insan adına konuşma iddiasında bulundu.

Fakat Diyarbakır’daki esnafla Stockholm’deki aktivistin gündemi aynı mıdır?

Van’daki üniversite öğrencisiyle Kandil’den dönen eski örgüt yöneticisinin gelecek tasavvuru aynı mıdır?

Mardin’deki çiftçiyle Brüksel’deki profesyonel siyasi aktivistin öncelikleri gerçekten örtüşüyor mu?

İstanbul’da üçüncü kuşak yaşayan Kürt bir ailenin siyasi beklentileri ile kırk yıl önce kurulmuş bir örgütün ideolojik hedefleri hâlâ aynı mı?

Bunu ancak özgür siyaset ve sandık gösterebilir.

İnsan iş ister.

Yatırım ister.

Çocuğunun iyi eğitim almasını ister.

Güvenlik ister.

Huzur ister.

Normal hayat ister.

Ve silahın baskısı tamamen ortadan kalktığında bazı vatandaşlarımız çıkıp bütün bu yapılara:

“Benim adıma konuşmaktan vazgeçin.”

diyebilir.

Belki de bütün eski yapıların en fazla korkacağı cümle budur.

Çünkü o zaman “temsil ediyoruz” demek yetmeyecektir.

Gerçekten temsil edip etmedikleri sandıkta görülecektir.

Silahsız PKK mı, PKK Sonrası Siyaset mi?

Türkiye’nin önündeki asıl mesele artık yalnızca PKK’nın silah bırakıp bırakmayacağı değildir.

Daha büyük soru şudur:

Ortaya çıkacak siyasi yapı gerçekten PKK sonrası bir siyaset mi olacak, yoksa PKK’nın silahsızlandırılmış siyasi devamı mı?

PKK’nın silah bırakması elbette Türkiye için büyük kazanımdır.

Bir tek insanın dahi terör nedeniyle ölmemesi kazanımdır.

Dağa yeni insanların çıkmaması kazanımdır.

Askerimizin, polisimizin şehit olmaması kazanımdır.

Fakat devlet yalnızca silahların nereye bırakıldığıyla ilgilenemez.

Silahla elde edilmiş örgütsel otoritenin nereye bırakıldığına da bakmak zorundadır.

Çünkü silah bırakılmışken eski hiyerarşi bir siyasi partinin görünmez karar mekanizmasına dönüşürse bunun adı tam normalleşme değildir.

Bu nedenle fesih yalnızca silahlı yapının tasfiyesiyle ölçülemez.

Örgütsel vesayetin de tasfiye edilmesi gerekir.

Asıl Kavga Fesihten Sonra Başlayabilir

Bugüne kadar ortak düşman algısı, ortak slogan ve örgütsel disiplin birbirinden çok farklı grupları aynı çizgide tutabildi.

Silah ortadan kalkınca sıra iktidarın paylaşılmasına gelecektir.

Milletvekilliği…

Belediyeler…

Parti yönetimi…

Mali kaynaklar…

Uluslararası ilişkiler…

Yerel nüfuz…

İdeolojik yön…

Öcalan’ın konumu…

Eski örgüt yöneticilerinin geleceği…

O gün herkes birbirine geçmişini hatırlatacaktır.

Dağ diasporaya:

“Kaçtınız.”

Diaspora dağa:

“Dünya değişti, siz değişmediniz.”

Cezaevinden çıkanlar mevcut siyasetçilere:

“Biz bedel ödedik.”

Mevcut siyasetçiler eski örgüt kadrolarına:

“Döneminiz bitti.”

Sol kadrolar aşiretlere:

“Feodalsiniz.”

Yerel güç odakları sol kadrolara:

“Halkı tanımıyorsunuz.”

Genç kuşak hepsine:

“Kırk yıldır aynı isimleri dinliyoruz.”

Ve belki Kürt seçmenin bir bölümü hepsine birden:

“Beni kendi iktidar kavganızın malzemesi yapmayın.”

diyecektir.

İşte o zaman kurulacağı düşünülen büyük siyasi çatı, güçlü bir ittifaktan çok herkesin farklı dil konuştuğu bir siyasi Babil Kulesine dönüşebilir.

Silahlar susabilir.

Örgüt feshedilebilir.

Kadrolar dönebilir.

Yeni yasalar çıkabilir.

Ama bütün bunların sonunda tek bir soru kalacaktır:

Son sözü kim söyleyecek?

Cevap dağsa, sorun bitmemiştir.

Cevap örgütsel hiyerarşiyse, tabela değişmiştir.

Cevap bir kişinin iradesiyse, demokratik siyaset hâlâ kurulmamıştır.

Demokraside bunun tek meşru cevabı vardır:

Sandık.

Çünkü bir halk adına konuştuğunu iddia etmek başka şeydir.

O halktan gerçekten yetki almak bambaşka.

PKK sonrası dönemin gerçek sınavı dağda değil, sandıkta verilecektir.