Son haftalarda dikkat çeken bir tablo var.
Farklı şehirlerde, farklı ailelerden gelen ama aynı cümleleri kuran çocuklar:
“Yaşamak istemiyorum…”
“Hayatın anlamı yok…”
“Size yük olmak istemiyorum…”
“Okumanın ne anlamı var…”
Bu cümleler bireysel değil.
Bu bir dil.
Ve daha önemlisi: Bu dil öğretiliyor.
Bir çocuğun aynı anda milyonlarca akranıyla aynı düşünce kalıbına girmesi tesadüf değildir.
Bu, klasik bir sosyolojik kırılma değil.
Bu, sosyal medya merkezli algoritmik bir yönlendirmedir.
Çocuk artık ailesinden, öğretmeninden değil…
Ekrandan öğreniyor.
Ama ekran tarafsız değil.
Bugün sosyal medya platformları, içerik göstermiyor.
Zihin inşa ediyor.
Algoritmalar, çocuğun en zayıf anını yakalıyor.
Bir kez “anlamsızlık” videosu izlediğinde…
İkinci, üçüncü, onuncu video geliyor.
Sonra şu oluyor:
Çocuk düşünmüyor.
Çocuğa düşünce veriliyor.
Dünyanın 3. Dünya Savaşının eşiğine geldiği bu günlerde çocuklarımıza da sistematik bir algı ve zihsel saldırı var.
Bu noktada çok kritik bir kırılma yaşanıyor:
Çocuk artık mutsuz olduğu için bu içerikleri izlemiyor.
Bu içerikleri izlediği için mutsuzlaşıyor.
Bu fark anlaşılmadan hiçbir şey çözülemez.
Bugün karşı karşıya olduğumuz şey sadece depresyon değil.
Bu, anlamın sistematik şekilde yok edilmesi.
Hayatın değersiz olduğu fikri…
Çalışmanın anlamsız olduğu fikri…
Ailenin gereksiz olduğu fikri…
Yavaş yavaş çocuğun zihnine yerleştiriliyor.
Ve en tehlikelisi şu:
Bu süreçte çocuk kendini “uyanmış” zannediyor.
Peki bu neden tehlikeli?
Çünkü anlamını kaybeden insan, sınırını da kaybeder.
Hayatın değeri yoksa…
İnsan hayatının da değeri yoktur.
Ve işte tam bu noktada,
Şanlıurfa’daki “kill sayısı” ile
Kahramanmaraş’taki “idol katil” birleşir.
Biri oyuna çevirir.
Diğeri ideolojiye bağlar.
Ama kök aynı:
Anlamsızlık.
Burada aileler çok kritik bir hata yapıyor.
“Benim çocuğum odasında, güvende.”
Hayır!
O oda artık dünyanın en tehlikeli yerlerinden biri olabilir.
Çünkü kapıyı siz kapatıyorsunuz.
Ama içeri giren siz değilsiniz.
Okullar da aynı hatayı yapıyor.
Başarıya odaklanıyorlar.
Ama anlamı görmezden geliyorlar.
Notu yükselen ama hayatla bağı kopan bir çocuk,
başarılı değil, tehlikededir.
Peki çözüm ne?
Önce sorunu doğru koymak gerekiyor:
Bu bir teknoloji sorunu değil.
Bu bir zihin egemenliği sorunu.
Bu yüzden çözüm de sadece yasak değil.
Üç temel alanda mücadele şart:
Birincisi çocuğun dijital dünyası denetlenmeli, ama yasakla değil, bilinçle.
Ne izlediğini değil, neden izlediğini anlamak gerekiyor.
İkincisi aile ile çocuk arasında gerçek iletişim kurulmalı.
“Ne yaptın?” değil, “Ne hissediyorsun?” sorusu sorulmalı.
Üçüncüsü ise okullarda psikolojik takip zorunlu hale gelmeli.
Her çocuk akademik olarak değil, zihinsel olarak izlenmeli.
Çünkü artık mesele şu:
Çocuklar ölmek istemiyor.
Ama yaşamak için bir neden bulamıyor.
Ve bir insan yaşamak için neden bulamazsa,
ya kendine döner…
ya dünyaya.
Son olarak:
Silahı tutan el çocuğun olabilir.
Ama o eli oraya getiren şey, yalnızca çocuk değildir.
Asıl tehlike,
çocukların aynı anda aynı umutsuzluğu düşünmeye başlamasıdır.
Ve bu, bir tesadüf değil.
Bir sistemdir.





